Üye Girişi | Yeni Üyelik
 
 
 
Trendus Astroloji Rehberi


Koleksiyonerim Ben!

Çağla & Roxane - 15.03.2012

Roxane: Genç koleksiyonerler olarak sevgili Frankly Fresh`lerimizle “KOLEKSİYONERLİK” konusuna bakış açımızı paylaşmaya karar verdik bu hafta. Önümüzdeki dönemde fazlaca tartışılacağını, ölçülüp biçileceğini düşündüğümüz bu “up’n’coming” konuyu tek bir yazıya sığdırmamız imkansız... Bu yüzden biz de konuyu kafamıza göre bölümlere ayırarak haftalara yaymayı tercih ettik. Her zaman olduğu gibi bu sefer de Çağla’cığımla anlaştığımız noktalar oldu ama bazı konularda orta noktayı bile tutturamadık! Bol şarap, bazen Cola ile saatlerce kafa yorduk... Bundan çok bahsediyoruz. Sonunda bize bir şarap markası sponsor olmaya karar verecek =) Şaka bir yana bu bir yazı dizisinin başlangıcıdır Frankly Fresh`ler. Keyifle takip edeceğinizi umuyoruz.

Koleksiyonerliğe en basit şekilde “biriktirme sanatı” diyebilir miyiz? Evet, herkes koleksiyoner olabilir ama bunun belli bir çaba, koleksiyonunu yapmaya karar verdiğiniz konu hakkında bilgi, bol araştırma ve sabır işi olduğunu unutmayalım. Ben bunu koleksiyonerlik damarı olarak değerlendiriyorum. Bazı insanların vardır o damarı çocukluklarından itibaren birçok farklı koleksiyon ile uğraşırlar. Bu onun devamı gibi… Emek ve disiplin gerektiriyor. Konsantrasyonunuz çabuk dağılmamalı



Ben kendi adıma, işimin de verdiği heyecanla tabii, sanat koleksiyonerliğine atıldım. Bu yüzden konu üzerinden devam etmeyi tercih ediyorum. Ama isteyene bebekken yaptığım pul koleksiyonundan, Pez kutularından, yeni yeni ve yavaş yavaş başladığım oyuncak ve istemeden filizlenen ama ışık hızıyla ilerleyen çakmak koleksiyonlarımdan da bahsedebilirim =)
Dağıtmadan konumuza dönecek olursak hepsinin arasında gerçekten özenle düzenlediğim tablo ve fotoğraflarımın yeri çok özel benim için. Her kendine saygısı olan duygusal insan gibi herbiriyle özel bağlar kuruyorum resmen. Charles Saatchi`nin "My name is Charles Saatchi and I`m an Artoholic" isimli kitabında (bu konuya atılan herkese şiddetle öneriyorum bu arada) aldığı tabloları üzülmeden nasıl sattığını soruyorlar. Saatchi bana insanlık dışı gelen tavrıyla, sadece onları bir ara elde etmiş olmanın tatmini ile yettindiği cevabını veriyor. Ben de böyle mi düşüneceğim yani işin piiri olunca?!? Hayır! Bir Ayşen Karakaya tablomdan, bir Koray Erkaya fotoğrafımdan, Merve Morkoç`un dev resmimden ve heyecanla elde etmek için beklediğim Turbo tablomdan asla vazgeçemem!


Çağla: Koleksiyonerlik seninle uzun zamandır enine boyuna tartıştığımız bir konu Roxane’cım. Farklı zamanlarda arkadaşlarımdan olsun, katıldığım davetlerde yeni tanıştığım insanlardan olsun çeşitli sorular alıyorum. (Akıl danışanlarımız çok oluyor.) Genelde soru aşağı yukarı aynı. “Sanata ilgi duymaya başladım. Sergi açılışlarını takip ediyorum vs. vs. Satın alırken nelere dikkat etmeliyim?”
Bana en yalın hali ile öyle geliyor ki, bu konuda iki girilecek yol var. Bazı insanların aileden miras belirli bir sanat görüşü ve gustosu oluşuyor ya da bu konuda eğitim alabiliyorlar. Bu kişiler kendi beğenileri doğrultusunda sanat seçkilerini, tabii maddiyatlarınında yeterli geldiği seviyede, oluşturabiliyorlar. Bir de sanatla yeni tanışan, uzun yıllar uzaktan bakmış bir bakıma yolun başında insanlar var. Onların işte (ahhh onların) çok doğru insanların eline düşmesi gerekiyor. Yoksa konunun tacirleri, sanat coşkusu ile dolan bu kişileri kötü emellerine alet edebiliyorlar.


Sanat koleksiyonerliğinin en tehlikeli noktası bence sanatçıyla tanışma egosu, hele bir de yakından tanıyıp duygusal bir bağ kurmuşsanız işler paha biçilmez hale geliyor. Bunlar kendi adıma düşüncelerim, şimdi bir de daha objektif ve "ben de koleksiyoner olmak istiyorum" diyenlere faydalı olacak şekilde bakalım konuya.

Bence işin tehlikeli noktası bu yolda karşılaşacığınız sanat tacirleri (yukarıda söylediğimi tekrar ediyorum). Yoksa senin dediğin gibi sanatçı ile aranda duygusal bağ kurmak işin en güzel yanı. (tehlikeli derken bağımlılık yaratıyor demek istedim...) Ailemin gençliğinde kurduğu ilişkiler, okulları, arkadaşları sayesinde ister istemez hoş bir sanat birikimimiz oldu. Bu isimler arasından kişisel olarak tanıdıklarımın eserlerine her zaman kendimi daha bir yakın hissettim. Şimdi o isimlerin işlerini Santral’de, İstanbul Modern’de ya da başka bir sergide görünce sanki kendi annemin eserini görmüş gibi hissediyorum. İster istemez hayatları hakkında bildiğim detaylarla eserlerdeki konuları örtüştürmeye çalışıyorum. Bu eserler şu an Sanat Aleminde edindikleri yer nedeni ile zaten tartışılmaz isimler ve bir fiyat etiketleri olduğu halde “paha biçilmez” kategorisindeler. Ama eklenen duygusal anlamlar asıl eserleri paha biçilmez kılıyor. Bu da sanatı ticari bir mal olmaktan öteye götüren en önemli değerlerinden biri. Roxanecim sen devam et lütfen kaldığın yerden!

Sanatın ticari bir sektör olduğunun hepimiz farkındayız, bu da koleksiyonerlik kavramını bir yatırım şekli haline getirmiş durumda, bunu da biliyoruz. İşte bu noktada sanatın, sanat olmaktan çıkarak bir meta haline gelmesine üzülüyorum ama sanatçıların bu sayede işlerinden yaşabiliyor olması (hatta bazen herkesten iyi başarıyorlar bunu) beni sevindirmiyor değil. Fresh koleksiyonerler için bence çok tehlikeli bir yol ayrımı oluşuyor. Yollardan biri "sev ya da sevme bu sanatçı 5 seneye para eder, yatırım yapmanın tam zamanı" yönünde gidiyor. Diğeri ise "ben bu işten keyif alıyorum, araştırcam ve zevk alacağım şekilde yapmak istiyorum bu işi" diyor.

Çağla`yı da beni de artık biraz tanımaya başladınız diye düşünüyorum ve hangi yönde yol aldığımızı, diğer yönün de tüylerimizi nasıl diken diken ettiğini tahmin edebilirsin Frankly Fresh`ciğim! Ticari kaygı herzaman işin eğlencesini yok etmeye müsait olmakla beraber kimsenin hangi sanatçının işinin nerede, ne zaman, kaç para edeceğini bilebileceğinden şüpheliyim (bunun nedenlerini farklı bir yazıda uzun uzun açalım bence Çağla`cım ne dersin?). Evet. DEĞERLENİCEĞİNE KİM KARAR VERİYOR? Bunu konuşmalıyız. Ama bence konuya en hakim isimlerden biri olan Charles Saatchi egodan muaf bir şekilde olayı kısaca şöyle özetliyor: "What do you look for when buying a work of art? There are no rules I know of" (Bir sanat işi alırken neye dikkat edersiniz? Bildiğim hiçbir kural yok). Zaten bir süre sonra kimsenin yardımına ihtiyacınız kalmıyor.

"De gustibus et coloris non est disputandum" (zevkler ve renkler tartışılmaz) bu işin mottosu olabilcek kadar iyi özetliyor durumu. Hiç kimse bu konuda size ne yapmanız gerektiğini söyleyemez. Ama bu işi iyi bilen kişilerden beğendiğiniz işi yakalayabilmek ya da kararsız kaldığınızda fikir alabilmek için yardım istemeyi bilmekte gerekiyor. Başka türlü her işi bırakıp sadece koleksiyonerliğe adamanız gerekir kendinizi… Hatta o zaman bile bazı kişiler sizden bir adım önde olacaktır bazı işleri elde etme konusunda.


Aynı fikirdeyim. (Zaten bu noktada aynı fikirde olmasak inanın bugün Frankly Fresh olmazdı) Bugün çağdaş sanatı anlamak üzerine kurslar var. İstanbul’da da dumanı üstünde başladı. Size yeni dünya düzeni hakkında bilgiler veriyor, sanatı nasıl okumanız gerektiğini anlatıyor, pıtırcık gibi türeyen galerileri turlatıyor, koleksiyonerle tanıştırıyor gibi gibi. Bunlara katılmak kötü mü? Yok, asla değil. Verilen bilgiler ışığında vizyonunuzu genişletebilir, aynı konu ile ilgilenen birçok insanla tanışarak yeni çevrelere adım atabilir, çağdaş sanatın kısa ve çetrefilli tarihi hakkında bilgi edinebilirsiniz. Ama zevkinizin bunlardan etkilenmesine izin vermeyin. Birşeyi sadece yatırım amacı ile almayın. Çünkü o eser –umarım- yıllarca duvarınızda duracak. Sizin birçok anınıza tanıklık edecek. Ne bileyim aile fotoğraflarınızın arka fonu olacak belki. Bir akşam düşüncelere dalmış karşısında otururken belki çok gizli kalmış bir yanını ilk o an keşfedeceksiniz. Mantık evliliği yapmayı önermediğim gibi sanatta mantık yatırımlarını da önermiyorum. Eşiniz her aklınıza geldiğinde yüzünüze mini bir gülümseme oturtuyorsa, edindiğiniz eser de her baktığınızda sizi mutlu etmeli
. Seni ayakta alkışlıyorum! Nostalji ve romantizmi bu kadar güzel ifade etmeni seviyorum.

Bir kere dövme yaptırırsan kesin devamı gelir derler ya bu da onun gibi birşey işte. “Ben koleksiyoner değilim. Sadece bir iki resim beğendim, aldım.” diyenlere geçmiş olsun =) Bu tarz alışkanlıklar pahalıya patlayabiliyor (evet, evet gerçekten!). Tadında kalması ve daha uzun soluklu devam edebilmek için "onu da bunu da istiyorum" yapmaktansa zaman zaman belli bir bütçe ayırıp bununla beraber ava çıkmak faydalı olur diye düşünüyorum. Yüksek fiyatların korkutucu olduğu bir alandan bahsediyoruz ama işe dışarıdan bakılınca sadece "çok para eden" isimleri duyuyor olmamızdan kaynaklanıyor bu. Biraz karıştırmaya başlayınca ne kadar çok genç sanatçı ve bayılacağınız "normal" fiyatlara işleri olduğunu anlıyorsunuz.


2. altın kural duvar kağıdınızın rengine uyuyor diye bir resim alma hatasına düşmektense aldığınız resme göre yeni duvar kağıdı yaptırın derim! Hangi disiplinden olursa olsun alacağınız artwork size birşey ifade etsin. Evinizi döşeyen iç mimarların insafına bırakmayın sanat koleksiyonunuzu diyorsun. =)

Sanat koleksiyonerliği çok popüler ve statü belirleyen bir hobi haline gelmiş durumda. Bir zamanlar dünyanın dört köşesinden doyumsuzca ev, arazi toplayan isimler artık tablo, enstalasyon topluyor. Sanata olan ilgi devam etsin, hiç bitmesin ama uzun ve zahmetli bir iş olan koleksiyonerliğe atılmaya gerek yok sanatı sevmek için. Pet shop`taki şirin puppy`ye bayılarak onu eve alıp, sevip sevip sonra sokağa bırakmak gibi geliyor bana bir koleksiyonu yarıda bırakıp paketleyip arka odaya atmak. Duygusalım diyorum size! Ama kararlıyım diyorsanız Frankly Fresh... Önümüzdeki haftalarda bu konuda düşülmemesi gereken hatalar, ilk adımlar, dünyaca ünlü koleksiyonerlerin, galericilerin ve sanatçıların düşünceleri, takip edilmesi gereken siteler, dergilerin yanı sıra kişisel fikirlerimizi sizlerle paylaşacağız. Ayrıca bize herzaman franklyfresh.cr@gmail.com`dan ulaşabiliyorsunuz daha kişisel yorum ve sorularınız için.

Bugünlük bu kadar.
ÇAĞLA ve ROXANE’dan sevgilerle… Görüşmek üzere!

 


Anahtar Kelimeler : Koleksiyoner , Koleksiyonerlik ,

Yorum Yap Gönder Yazdır Paylaş



SaltVanAbbe

Çağla & Roxane - 02.03.2012

SaltVanAbbe Sergisi hakkında daha şimdi mi yazıyorsunuz? Nerede sizin “fresh”liğiniz? Diyorsanız, haklısınız. Ama her yazının bir konusu, hikayesi ve çoğu zaman neden-sonuç ilişkisi olduğu gibi yazının yazılmasının da bir hikayesi oluyor. Sergi açılışına tek kişi katılabildik, yazıyı biraz bekletip kaleme almak ise bilinçli bir tercihti. Çünkü sergiler aylar, aylar kalıyorlar ve tüm yankısı ilk bir hadi çok şansını zorladı 2 hafta sürüyor. Bunun zamana yayılması daha iyi olabilirdi. Ama “biraz bekletme” yerini gün geçtikçe uzun bir sessizliğe bıraktı. Öyle sessizlikleri bilirsiniz. Mesela girişken ve non – girişken insanlardan oluşan bir grupta yavaş yavaş sohbete katılanlar vardır, gittikçe çok sesli ve hoş bir tartışma ortamı gelişir. Ama hala o bir kişi mevcuttur. Omerta’sını bozamaz. Çünkü çok beklemiştir, ağzını açsa belki sesi cılız ve çatallanmış çıkacaktır. İşte öyle birşey. Bizdeki sessizliğin nedeni ise biraz zamansızlık, çokça yazıyı iki taraflı yazabiliriz fikriydi. Ama Roxane bu önemli sergiye haksızlık olabileceğini düşündü. Ayrıca yazımı da  “kupürsel” buldu sanırım. =) Çok yorum katmamışım. Olabilir. Siz ne dersiniz?

Çağla

Türkiye ve Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin başlaması üzerinden 400 sene geçmiş. Şimdi ülkeler arasındaki en önemli iletişim kaynaklarından olan sanat platformunundan yararlanılarak 400. Yıl dönümü kutlanıyor.

 

Geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan “SaltVanAbbe 89’dan Sonra” Sergisi aslında uzun zamandır varolan bir sanatsal işbirliğinin ilk mahsulü. Heyecanla takip edilen SALT ile Hollanda’nın Güncel  Sanat Müzesi Van Abbemuseum tarafından hayata geçirilen ve tüm yıl sürecek olan SaltVanAbbe Serisi’nin ilk bölümü...
Basın tanıtım toplantısına Frankly Fresh adına katıldım. SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun ve Van Abbemuseum Direktörü Charles Esche’nin sergi hakkındaki verdiği bilgileri dinleme olanağı buldum.

İki kurum arasındaki yakınlığın tarihi 2005 yılına, “EindhovenIstanbul” Sergisine dayanıyormuş. Bu dönemde başlayan iletişim sayesinde Hollandalı Müze birçok başarılı ve tanınmış Türk Sanatçısı’nın işlerini arşivine katarak, Avrupa’daki diğer çağdaş müzelere de öncü olmuş. (Gerçeği söylemek gerekirse bu açıklama beni mutlu etti. Yoksa önceki dönem yazılarımızda da değindiğimiz gibi bu tarz son dönem samimiyetleri bana “trend” olanı takip etme, lezzetli pastadan bir parça ısırma arzusundan öteye gitmiyor gibi geliyor. Çünkü “400 yıldır diplomatik ilişki var diye” denince serginin nedeni havada kalıyor – kendi girişime tezat olarak - )

Charles Esche açılış konuşmasında bazı güzel değerlerden bahsediyor. “Batı Modernizmi” nden çıkarak yeni bir döneme girdiğimizi ve artık “dünya modernizmi”nden konuşmamız gerektiğini söylüyor. “Doğu- Batı, Asya- Avrupa gibi yatay ayrılıkları geride bırakmalıyız. Avrupa Moderizm’i yeni Çağdaş Sanat anlayışı için örnek alınacak, yolumuzu aydınlatacak bir miras niteliğinde. Ama bugün modernizme yepyeni bir bakış açısını konuşmalıyız ve bunu Avrupa’dan çıkartıp tüm dünyaya yaymalıyız...” Benim konuşmadan anladığım bu oldu. 89 sonrası diye zaman tanımlaması yapan bu serginin 90’lı yılların sanatını yaad etmekten öte olduğu belirtiliyor. Serginin en önemli özelliği de Hollanda’da hazırlanıp buraya dayatma gelmiş bir sergi olmaması. Araştırma arşivi Türkiye’deki küratörlerle yapılmış.

Sergide 15 sanatçının 40’ın üzerinde eserine yer verilmiş. Bu eserler Portreleme/ Edebiyat ve Metin/ Film/ Zaman ve Mekan gibi klasifikasyonlarla sunulmuş. Van Abbemuseum’dan seçilen eserler Türk Sanatçıların eserleri ile eşleştirilerek, bir anlamda “diyalog içinde” sergileniyor. Bu noktada bazı eşleşmelerin anlaşılması çok kolay değildi. Bazıları ise akıl dolu hatta muzipti, Wilhelm Sasnal’ın karamsarlık yüklü portrelerinin Leyla Gediz’in sıcak bir gülümseme gibi algıladığım “Naber”i ile yan yana gelmesi gibi...

SaltVanAbbe’nin bir başka heyecan verici tarafı ise 3 bölüme ayrılarak tüm yıla yayılacak bu sergi serüveninin sonunda Türkiye’den eşlik etmesi için seçilen eserlerden bazılarının VanAbbemuseum Koleksiyonuna eklenmesi için değerlendirilecek olması! Bu şanslı isimler arasında Leyla Gediz, Cevdet Erek, Özlem Günyol&Mustafa Kunt, İnci Eviner var.

Peki Frankly Fresh’in Çağlası olarak en çok hangi eserleri beğendim? Roxane’nin “tabii ki Portrelerdir” diyen sesini duyar gibiyim. Ben de onu yanıltmıyorum, üzmüyorum. Benden beklendiği gibi Marlene Dumas’ın “Models” adlı resimlerinden oluşan enstalasyonuna hayranlık duyuyorum. Ayrıca Rodney Graham’ın “Vexation Island” adlı 8 dakikalık film çalışması da başlangıcı ve bitişi kesin olmayan hikaye örgüsü ile insanın içine düştüğü hergün yat – kalk işe git sarmalını ve herşeyin sadece basit bir döngüden ileri geldiği gerçeğini anlatan dikkat çekici bir çalışma. SaltVanAbbe Sergisini tüm sene boyunca takip edip farklı zaman dilimleri içerisinde gezinmek “Avrupa Modernizmi”nden “Dünya Modernizmi”ne geçişi gözlemlemek açısından güzel bir fırsat olacaktır. Haydi bu sefer tarih dersine inat sondan başa doğru gidelim...

Gelecek haftaya Frankly Fresh’te taze konularla buluşmak üzere!
Çağla&Roxane’dan sevgilerle...


Anahtar Kelimeler : SALT , SaltVanAbbe , Van Abbemuseum ,

Yorum Yap Gönder Yazdır Paylaş



Print it Baby!

Çağla & Roxane - 11.01.2012

Roxane: Hızlı yaşıyoruz. Hızlı tüketiyoruz. Hızlı ilerliyoruz. Nereye, neye yetişiyoruz belli değil. Sanırım fazla hız yapmak aşkına bazı şeyleri yaşamayı bile unutuyoruz.

 

Bu sürati bilginin, teknolojinin, ilişkilerin birden bire anlaşılmaz bir şekilde hızlanıp gelişmesine ve hayatlarımıza sızmasına bağlıyorum. Resmen buldumcuk olduk, hazmedemedik tüm bu “üstümüze birden gelen ilerlemeyi”. Anne, babalarımız cep telefonuna alışamıyorlar diye gülüyoruz ama onların televizyonsuz bir dünyaya doğduklarını unutuyoruz... Nasıl yaşıyorlardı acaba? Ne yapıyorlardı? Heralde bizim sığışamadığımız 24 saat o dönemde uzun bile geliyordu onlara.

 

Peki bizim bu pis boğazlığımız nereye kadar gidecek sizce? Bazen kendimi 10 dakika içerisinde 5-6 siteyi "bookmarks"ıma alırken yakalıyorum. Hangi arada geri dönüp okuyacağımı zannediyorum ki o blog ya da siteleri?

 

Nefes almaya vakit bulduğum anlardaysa kendime “yavaş yaşama”ya dair sözler veriyorum. "O kadar hızlı gittik ki ruhumuz geride kaldı" mantığıyla  durup hayattan keyif alırsam daha mı başarısız olurum acaba diye düşünyorum... ( Bence bu çok güzel hikayeyi Frankly Freshlere anlatmalısın Roxane.*) Ama sanmıyorum. Tam tersi bile olabilir "dolce far niente" yi hayatıma sokmayı başardığım gün :). Hazımsızca günden güne, işten işe, etkinlikten bir diğerine koştuğumuz kesin. Arada durup bunları sindirmemiz gerekiyor. Ama bana göre insan limitlerini zorladıkça güne çok daha fazla şeyi sığdırmayı başarıyor. İşte tüm bu teknolojik gelişmeler bizi kronik teknoloji yorgunluğuna uğratmak yerine bize bu düzeni sağlamakta yardımcı olmalı. Yani biz böyle faydalanmalıyız.

 

Sanırım bizim gibi birkaç “nostalji düşkünü /romantik” daha var. Çünkü son zamanlarda eskiyi yeniye adapte eden hoş fikirlerle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri "As a Blogger" çok sevdiğimiz B`base`den çıkagelen Base Post! Base Post; analog blog dedikleri mis gibi kağıda basılmış sayfa sayfa bir blog. Sanırım dijital makineyle fotoğraf çekip çekip "ah nerede benim analogum, filmlerim" diye eski makinesinden binbir özür dileyen, ama eski makineye geri dönünce bu sefer de çektiği fotoğrafları Photoshop`ta açmaktan vazgeçememe gibi birşey bu! Nostaljik teknoloji devri... Bizim hoşumuza gitti, siz de deneyin!

 

Çağla: Base Post bu anlamda Türkiye’deki en farklı oluşum herhalde. Sıfır sayısını inceleme fırsatı buldum. Tabii arkasında çok deneyimli isimler olunca kalite tavan yapmış. Çok geniş bir ağa yayılacağı için önümüzdeki aylarda sizin de sık sık karşınıza çıkacaktır. Herkes “markamız için bir blog açalım”, “facebook sayfasında da bizi “like” etsinler”, “twitterdan 350 milyon kişiyi bir anda follow edip bir anda unfollow edelim. 10 yüz bin hayranımız var gibi görünsün” gibi cin fikirler ile günlerini geçire dursun atı alan Üsküdar’ı geçti. Base Post’u yarattı. Neden mi? Çünkü bu yoğunlukta zaman yaratıpta keyfine, merakına uygun birşeyler okuyabilmek bazen çok lüks oluyor. İşte o anları yarattığında da bunu elinle tuttuğun, çok beğeniyorsan sakladığın, coffee table üzerinde herkese göstermekten keyif aldığın bir basılı yayın ile yap diye… Mansur Forutan’ın deyimi ile zamansız bir yayın.

 

Dünya bu konuda nereye gidiyor derseniz, benzer bir örnek için “Trendleri Yaratan Tanrı Dergi” Vogue’un ünü Vogue da sollayan internet sitesi Style.com’dan başkasına bakmanıza gerek yok. Style.com artık print medya olarak da karşımıza çıkıyor. Sezonluk olarak yayınlanacak bu dergi New York’dan başlayarak Paris’le sonlanan birincil moda haftalarının A’dan Z’ye bir raporu gibi olacak. Catwalk, backstage, after party, sidewalk vs. gibi birçok farklı bölümü barındıracak bu derginin 1. Sayısını sipariş etmek için sitesine başvurmanız gerekiyor. Moda dünyasının ilk online’dan print’e transferi de böylece yaşanmış oldu.

 

2012 için konuşulanların hiçbirini ciddiye almamakla beraber tabii ki hepsini takip ediyorum. Ve bu teknolojinin geri sarıyor oluşu bana hoş bir tesadüf gibi gelmeye başladı. Teknolojik overdose yaşadığımız kesin. Çağla`nın da dediği gibi sorun aslında bunu fırsat olarak değerlendiremeyenlerde belki de… Ama İnternet ve benzeri birçok teknolojinin çökmesiyle ilgili bol laf duyduğumuz bu dönemde biraz da bu konuşmalardan etkileniyor olabilir miyiz acaba? İnsan faktörü söz konusu olunca öngörüler çok tehlikeli olabiliyor (bu da son dönemlerde keşfettiğim birşey). Yani mikroskop altında yapacağınız bir deneyde tahminde bulunsanız da moleküller zaten nasıl hareket edeceği varsa o şekilde davranıyor ve tahminlerinizi haklı ya da haksız çıkartıyor. Ama insanın ve duyguların devreye girmesiyle bu tahminler etkileniyor ve ister istemez değişime uğruyor. Demek istediğim Maya takvimi etkisiyle, olabileceklere karşı kendimizi şimdiden korumaya alarak İnternet`in kuyusunu kazıyor olabilir miyiz?

 

Lomo’ya, Polaroid’e doğru kaymamız da bunun bir gizli göstergesi değil mi zaten? (Hey sevgili mainstream alternatifler bunları tek keşfeden siz değilsiniz bu arada…) Hani teenage dönemimizde arkadaşlarla okulun düzenlediği yaz tatiline giderdik. Herşey çok güzeldi, çok eğlenceli, yıllar boyu hatırlanacak binlerce anı ile dolu… Tabii annemizi özlediğimizi itiraf etmek utanç vericiydi o yaşlara göre. Abuk subuk bahaneler ile annenize telefon ettiğiniz olmaz mıydı? İşte onun gibi. Daha şekilli de olsa, Polaroid’i bir Warholl felsefesinin arkasına da saklasak, Roxane’nın deyimi ile “Nostaljik Teknoloji” hepimizi sardı. Son olarak Instagram’dan da söz etmeden geçemeyeceğim. Instagram hepimizi büyülemiş olsa da bundan 20 yıl sonra elimize aldığımızda fotoğrafa bakarak yıl tahmin etme güdümüzü tamamen kaybedeceğiz gibi geliyor bana Frankly Freshler. Ne dersiniz? Peki sizce ve sence Çağla, İnternet de birgün vintage olur mu? Bilemem. Vintage kelimesi kafamda çok klişe çağrışımlar yapıyor, onlardan kurtulup doğru bakamıyorum.

 

2012 yılının ilk buluşmasını burada noktalıyoruz. Bize tüm aktarmak istediklerinizi franklyfresh.cr@gmail.com adresine yazabilirsiniz. Bu analog’a dönüş trendine uygun olarak biz de bir posta adresi mi alsak?

Frankly Fresh’ten sevgilerle, Görüşmek üzere!

 

Çağla&Roxane

 

* Meksika`da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu kısa sürede yarılıyorlar. Hızla ilerledikten bir süre sonra yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar.

Duruma anlam veremeyen gruptan bir kişi yerlilerden birine sorunca, cevabı şöyle olmuş: "Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik."


Anahtar Kelimeler : Style.com , Base Post ,

Yorum Yap Gönder Yazdır Paylaş




 


Bu Blog'da Ara


Çağla & Roxane Hakkında


Anahtar Kelimeler
paris (4)  blog (3) 
colette (2)  istanbul fashion week (2) 
Moda (2)  moda haftası (2) 
Optimono (2)  sanat (2) 
Bronze Goddes (1)  bora aksu (1) 
Bloguma Dokunma (1)  Blender (1) 
Bilstore (1)  Beyonce (1) 
Bbase (1)  Base Post (1) 
Barış Cihanoğlu (1)  Ayşen Karakaya (1) 
Aslı Filinta (1)  Angelo Sosa (1) 

EN SON YAZILAN BLOGLAR




Standart
Tangerine Tango PANTONE 17-1463
Solar Power PANTONE 13-0759
Bellflower PANTONE 18-3628
Cabaret PANTONE 18-2140
Sodalite Blue PANTONE 19-3953
Sweet Lilac PANTONE 14 -2808
Margarita PANTONE 14-0116
Cockatoo PANTONE 14-5420
Driftwood PANTONE 18-1210
Starfish PANTONE 16-1120
Trendus'u Pantone'nin 2012 İlkbahar renklerine boyayın









www.mdg.com.tr   www.boxerdergisi.tv   www.fortuneturkey.com   www.trendus.com