|
![]() |
Koleksiyonerim Ben! |
| Çağla & Roxane - 15.03.2012 |
|
Roxane: Genç koleksiyonerler olarak sevgili Frankly Fresh`lerimizle “KOLEKSİYONERLİK” konusuna bakış açımızı paylaşmaya karar verdik bu hafta. Önümüzdeki dönemde fazlaca tartışılacağını, ölçülüp biçileceğini düşündüğümüz bu “up’n’coming” konuyu tek bir yazıya sığdırmamız imkansız... Bu yüzden biz de konuyu kafamıza göre bölümlere ayırarak haftalara yaymayı tercih ettik. Her zaman olduğu gibi bu sefer de Çağla’cığımla anlaştığımız noktalar oldu ama bazı konularda orta noktayı bile tutturamadık! Bol şarap, bazen Cola ile saatlerce kafa yorduk... Bundan çok bahsediyoruz. Sonunda bize bir şarap markası sponsor olmaya karar verecek =) Şaka bir yana bu bir yazı dizisinin başlangıcıdır Frankly Fresh`ler. Keyifle takip edeceğinizi umuyoruz.
|
| Anahtar Kelimeler :
Koleksiyoner ,
Koleksiyonerlik ,
|
| Tweet |
Yorum Yap |
Gönder |
Yazdır |
Paylaş |
SaltVanAbbe |
| Çağla & Roxane - 02.03.2012 |
|
SaltVanAbbe Sergisi hakkında daha şimdi mi yazıyorsunuz? Nerede sizin “fresh”liğiniz? Diyorsanız, haklısınız. Ama her yazının bir konusu, hikayesi ve çoğu zaman neden-sonuç ilişkisi olduğu gibi yazının yazılmasının da bir hikayesi oluyor. Sergi açılışına tek kişi katılabildik, yazıyı biraz bekletip kaleme almak ise bilinçli bir tercihti. Çünkü sergiler aylar, aylar kalıyorlar ve tüm yankısı ilk bir hadi çok şansını zorladı 2 hafta sürüyor. Bunun zamana yayılması daha iyi olabilirdi. Ama “biraz bekletme” yerini gün geçtikçe uzun bir sessizliğe bıraktı. Öyle sessizlikleri bilirsiniz. Mesela girişken ve non – girişken insanlardan oluşan bir grupta yavaş yavaş sohbete katılanlar vardır, gittikçe çok sesli ve hoş bir tartışma ortamı gelişir. Ama hala o bir kişi mevcuttur. Omerta’sını bozamaz. Çünkü çok beklemiştir, ağzını açsa belki sesi cılız ve çatallanmış çıkacaktır. İşte öyle birşey. Bizdeki sessizliğin nedeni ise biraz zamansızlık, çokça yazıyı iki taraflı yazabiliriz fikriydi. Ama Roxane bu önemli sergiye haksızlık olabileceğini düşündü. Ayrıca yazımı da “kupürsel” buldu sanırım. =) Çok yorum katmamışım. Olabilir. Siz ne dersiniz? Çağla Türkiye ve Hollanda arasındaki diplomatik ilişkilerin başlaması üzerinden 400 sene geçmiş. Şimdi ülkeler arasındaki en önemli iletişim kaynaklarından olan sanat platformunundan yararlanılarak 400. Yıl dönümü kutlanıyor.
Geçtiğimiz günlerde açılışı yapılan “SaltVanAbbe 89’dan Sonra” Sergisi aslında uzun zamandır varolan bir sanatsal işbirliğinin ilk mahsulü. Heyecanla takip edilen SALT ile Hollanda’nın Güncel Sanat Müzesi Van Abbemuseum tarafından hayata geçirilen ve tüm yıl sürecek olan SaltVanAbbe Serisi’nin ilk bölümü... İki kurum arasındaki yakınlığın tarihi 2005 yılına, “EindhovenIstanbul” Sergisine dayanıyormuş. Bu dönemde başlayan iletişim sayesinde Hollandalı Müze birçok başarılı ve tanınmış Türk Sanatçısı’nın işlerini arşivine katarak, Avrupa’daki diğer çağdaş müzelere de öncü olmuş. (Gerçeği söylemek gerekirse bu açıklama beni mutlu etti. Yoksa önceki dönem yazılarımızda da değindiğimiz gibi bu tarz son dönem samimiyetleri bana “trend” olanı takip etme, lezzetli pastadan bir parça ısırma arzusundan öteye gitmiyor gibi geliyor. Çünkü “400 yıldır diplomatik ilişki var diye” denince serginin nedeni havada kalıyor – kendi girişime tezat olarak - ) Charles Esche açılış konuşmasında bazı güzel değerlerden bahsediyor. “Batı Modernizmi” nden çıkarak yeni bir döneme girdiğimizi ve artık “dünya modernizmi”nden konuşmamız gerektiğini söylüyor. “Doğu- Batı, Asya- Avrupa gibi yatay ayrılıkları geride bırakmalıyız. Avrupa Moderizm’i yeni Çağdaş Sanat anlayışı için örnek alınacak, yolumuzu aydınlatacak bir miras niteliğinde. Ama bugün modernizme yepyeni bir bakış açısını konuşmalıyız ve bunu Avrupa’dan çıkartıp tüm dünyaya yaymalıyız...” Benim konuşmadan anladığım bu oldu. 89 sonrası diye zaman tanımlaması yapan bu serginin 90’lı yılların sanatını yaad etmekten öte olduğu belirtiliyor. Serginin en önemli özelliği de Hollanda’da hazırlanıp buraya dayatma gelmiş bir sergi olmaması. Araştırma arşivi Türkiye’deki küratörlerle yapılmış. Sergide 15 sanatçının 40’ın üzerinde eserine yer verilmiş. Bu eserler Portreleme/ Edebiyat ve Metin/ Film/ Zaman ve Mekan gibi klasifikasyonlarla sunulmuş. Van Abbemuseum’dan seçilen eserler Türk Sanatçıların eserleri ile eşleştirilerek, bir anlamda “diyalog içinde” sergileniyor. Bu noktada bazı eşleşmelerin anlaşılması çok kolay değildi. Bazıları ise akıl dolu hatta muzipti, Wilhelm Sasnal’ın karamsarlık yüklü portrelerinin Leyla Gediz’in sıcak bir gülümseme gibi algıladığım “Naber”i ile yan yana gelmesi gibi... SaltVanAbbe’nin bir başka heyecan verici tarafı ise 3 bölüme ayrılarak tüm yıla yayılacak bu sergi serüveninin sonunda Türkiye’den eşlik etmesi için seçilen eserlerden bazılarının VanAbbemuseum Koleksiyonuna eklenmesi için değerlendirilecek olması! Bu şanslı isimler arasında Leyla Gediz, Cevdet Erek, Özlem Günyol&Mustafa Kunt, İnci Eviner var. Peki Frankly Fresh’in Çağlası olarak en çok hangi eserleri beğendim? Roxane’nin “tabii ki Portrelerdir” diyen sesini duyar gibiyim. Ben de onu yanıltmıyorum, üzmüyorum. Benden beklendiği gibi Marlene Dumas’ın “Models” adlı resimlerinden oluşan enstalasyonuna hayranlık duyuyorum. Ayrıca Rodney Graham’ın “Vexation Island” adlı 8 dakikalık film çalışması da başlangıcı ve bitişi kesin olmayan hikaye örgüsü ile insanın içine düştüğü hergün yat – kalk işe git sarmalını ve herşeyin sadece basit bir döngüden ileri geldiği gerçeğini anlatan dikkat çekici bir çalışma. SaltVanAbbe Sergisini tüm sene boyunca takip edip farklı zaman dilimleri içerisinde gezinmek “Avrupa Modernizmi”nden “Dünya Modernizmi”ne geçişi gözlemlemek açısından güzel bir fırsat olacaktır. Haydi bu sefer tarih dersine inat sondan başa doğru gidelim... Gelecek haftaya Frankly Fresh’te taze konularla buluşmak üzere! |
| Anahtar Kelimeler :
SALT ,
SaltVanAbbe ,
Van Abbemuseum ,
|
| Tweet |
Yorum Yap |
Gönder |
Yazdır |
Paylaş |
Print it Baby! |
| Çağla & Roxane - 11.01.2012 |
|
Roxane: Hızlı yaşıyoruz. Hızlı tüketiyoruz. Hızlı ilerliyoruz. Nereye, neye yetişiyoruz belli değil. Sanırım fazla hız yapmak aşkına bazı şeyleri yaşamayı bile unutuyoruz.
Bu sürati bilginin, teknolojinin, ilişkilerin birden bire anlaşılmaz bir şekilde hızlanıp gelişmesine ve hayatlarımıza sızmasına bağlıyorum. Resmen buldumcuk olduk, hazmedemedik tüm bu “üstümüze birden gelen ilerlemeyi”. Anne, babalarımız cep telefonuna alışamıyorlar diye gülüyoruz ama onların televizyonsuz bir dünyaya doğduklarını unutuyoruz... Nasıl yaşıyorlardı acaba? Ne yapıyorlardı? Heralde bizim sığışamadığımız 24 saat o dönemde uzun bile geliyordu onlara.
Peki bizim bu pis boğazlığımız nereye kadar gidecek sizce? Bazen kendimi 10 dakika içerisinde 5-6 siteyi "bookmarks"ıma alırken yakalıyorum. Hangi arada geri dönüp okuyacağımı zannediyorum ki o blog ya da siteleri?
Nefes almaya vakit bulduğum anlardaysa kendime “yavaş yaşama”ya dair sözler veriyorum. "O kadar hızlı gittik ki ruhumuz geride kaldı" mantığıyla durup hayattan keyif alırsam daha mı başarısız olurum acaba diye düşünyorum... ( Bence bu çok güzel hikayeyi Frankly Freshlere anlatmalısın Roxane.*) Ama sanmıyorum. Tam tersi bile olabilir "dolce far niente" yi hayatıma sokmayı başardığım gün :). Hazımsızca günden güne, işten işe, etkinlikten bir diğerine koştuğumuz kesin. Arada durup bunları sindirmemiz gerekiyor. Ama bana göre insan limitlerini zorladıkça güne çok daha fazla şeyi sığdırmayı başarıyor. İşte tüm bu teknolojik gelişmeler bizi kronik teknoloji yorgunluğuna uğratmak yerine bize bu düzeni sağlamakta yardımcı olmalı. Yani biz böyle faydalanmalıyız.
Sanırım bizim gibi birkaç “nostalji düşkünü /romantik” daha var. Çünkü son zamanlarda eskiyi yeniye adapte eden hoş fikirlerle karşılaşıyoruz. Bunlardan biri "As a Blogger" çok sevdiğimiz B`base`den çıkagelen Base Post! Base Post; analog blog dedikleri mis gibi kağıda basılmış sayfa sayfa bir blog. Sanırım dijital makineyle fotoğraf çekip çekip "ah nerede benim analogum, filmlerim" diye eski makinesinden binbir özür dileyen, ama eski makineye geri dönünce bu sefer de çektiği fotoğrafları Photoshop`ta açmaktan vazgeçememe gibi birşey bu! Nostaljik teknoloji devri... Bizim hoşumuza gitti, siz de deneyin!
Çağla: Base Post bu anlamda Türkiye’deki en farklı oluşum herhalde. Sıfır sayısını inceleme fırsatı buldum. Tabii arkasında çok deneyimli isimler olunca kalite tavan yapmış. Çok geniş bir ağa yayılacağı için önümüzdeki aylarda sizin de sık sık karşınıza çıkacaktır. Herkes “markamız için bir blog açalım”, “facebook sayfasında da bizi “like” etsinler”, “twitterdan 350 milyon kişiyi bir anda follow edip bir anda unfollow edelim. 10 yüz bin hayranımız var gibi görünsün” gibi cin fikirler ile günlerini geçire dursun atı alan Üsküdar’ı geçti. Base Post’u yarattı. Neden mi? Çünkü bu yoğunlukta zaman yaratıpta keyfine, merakına uygun birşeyler okuyabilmek bazen çok lüks oluyor. İşte o anları yarattığında da bunu elinle tuttuğun, çok beğeniyorsan sakladığın, coffee table üzerinde herkese göstermekten keyif aldığın bir basılı yayın ile yap diye… Mansur Forutan’ın deyimi ile zamansız bir yayın.
Dünya bu konuda nereye gidiyor derseniz, benzer bir örnek için “Trendleri Yaratan Tanrı Dergi” Vogue’un ünü Vogue da sollayan internet sitesi Style.com’dan başkasına bakmanıza gerek yok. Style.com artık print medya olarak da karşımıza çıkıyor. Sezonluk olarak yayınlanacak bu dergi New York’dan başlayarak Paris’le sonlanan birincil moda haftalarının A’dan Z’ye bir raporu gibi olacak. Catwalk, backstage, after party, sidewalk vs. gibi birçok farklı bölümü barındıracak bu derginin 1. Sayısını sipariş etmek için sitesine başvurmanız gerekiyor. Moda dünyasının ilk online’dan print’e transferi de böylece yaşanmış oldu.
2012 için konuşulanların hiçbirini ciddiye almamakla beraber tabii ki hepsini takip ediyorum. Ve bu teknolojinin geri sarıyor oluşu bana hoş bir tesadüf gibi gelmeye başladı. Teknolojik overdose yaşadığımız kesin. Çağla`nın da dediği gibi sorun aslında bunu fırsat olarak değerlendiremeyenlerde belki de… Ama İnternet ve benzeri birçok teknolojinin çökmesiyle ilgili bol laf duyduğumuz bu dönemde biraz da bu konuşmalardan etkileniyor olabilir miyiz acaba? İnsan faktörü söz konusu olunca öngörüler çok tehlikeli olabiliyor (bu da son dönemlerde keşfettiğim birşey). Yani mikroskop altında yapacağınız bir deneyde tahminde bulunsanız da moleküller zaten nasıl hareket edeceği varsa o şekilde davranıyor ve tahminlerinizi haklı ya da haksız çıkartıyor. Ama insanın ve duyguların devreye girmesiyle bu tahminler etkileniyor ve ister istemez değişime uğruyor. Demek istediğim Maya takvimi etkisiyle, olabileceklere karşı kendimizi şimdiden korumaya alarak İnternet`in kuyusunu kazıyor olabilir miyiz?
Lomo’ya, Polaroid’e doğru kaymamız da bunun bir gizli göstergesi değil mi zaten? (Hey sevgili mainstream alternatifler bunları tek keşfeden siz değilsiniz bu arada…) Hani teenage dönemimizde arkadaşlarla okulun düzenlediği yaz tatiline giderdik. Herşey çok güzeldi, çok eğlenceli, yıllar boyu hatırlanacak binlerce anı ile dolu… Tabii annemizi özlediğimizi itiraf etmek utanç vericiydi o yaşlara göre. Abuk subuk bahaneler ile annenize telefon ettiğiniz olmaz mıydı? İşte onun gibi. Daha şekilli de olsa, Polaroid’i bir Warholl felsefesinin arkasına da saklasak, Roxane’nın deyimi ile “Nostaljik Teknoloji” hepimizi sardı. Son olarak Instagram’dan da söz etmeden geçemeyeceğim. Instagram hepimizi büyülemiş olsa da bundan 20 yıl sonra elimize aldığımızda fotoğrafa bakarak yıl tahmin etme güdümüzü tamamen kaybedeceğiz gibi geliyor bana Frankly Freshler. Ne dersiniz? Peki sizce ve sence Çağla, İnternet de birgün vintage olur mu? Bilemem. Vintage kelimesi kafamda çok klişe çağrışımlar yapıyor, onlardan kurtulup doğru bakamıyorum.
2012 yılının ilk buluşmasını burada noktalıyoruz. Bize tüm aktarmak istediklerinizi franklyfresh.cr@gmail.com adresine yazabilirsiniz. Bu analog’a dönüş trendine uygun olarak biz de bir posta adresi mi alsak? Frankly Fresh’ten sevgilerle, Görüşmek üzere!
Çağla&Roxane
* Meksika`da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu kısa sürede yarılıyorlar. Hızla ilerledikten bir süre sonra yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Duruma anlam veremeyen gruptan bir kişi yerlilerden birine sorunca, cevabı şöyle olmuş: "Çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik." |
| Anahtar Kelimeler :
Style.com ,
Base Post ,
|
| Tweet |
Yorum Yap |
Gönder |
Yazdır |
Paylaş |
| İlk Sayfa | Önceki | Sonraki | Son Sayfa |
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||




































.bmp)

















