|
![]() |
Walkerlar`ın Sırrı... |
| Zeynep Özyılmazel - 18.02.2011 |
|
Şimdiye kadar beni en derinden etkileyen, en kendine bağlayan, en içine çeken dizi Brothers & Sisters. Her bölümde kendimi hem ağlarken hem de gülerken buluyorum.
İçinde, sahip olmuş olmayı istediğim kadar, sahip olacağımı da umduğum aile var. Walkerlar, her defasında kalbimin en derinlerine dokunmayı başarıyorlar.
Peki bu ailenin sırrı ne? Sanmayın ki her şey toz pembe. Baba anneyi senelerce aldatmış. Ölümüyle birlikte ortaya çıkmış bir çok şey. Yıkılmışlar. 5 çocuk var. 3’ü erkek, 2’si kız. Her birinde ayrı bir hikaye.
Birbirlerini kırdıkları anlar oluyor, kavga da ediyorlar. Ama en ufak bir konuda telefona sarılıp birbirlerini aramaları var ki... Nasıl destek oluyorlar, nasıl teselli ediyorlar, nasıl yardımlaşıyorlar... Ve ne olursa olsun konuşabiliyorlar. Konuşabilmek... Dinleyebilmek... Ne kadar önemli hiç düşündünüz mü? En çok zamanında söylenmemiş sözler yaralıyor en kıymetli ilişkilerimizi.
Büyük trajediler de var hayatlarında. Biri önce kanser oluyor, uzun ve acılı bir tedavi sürecini başarıyla atlatıp tam her şeyi yoluna koyacakken geçirdikleri trafik kazasında kocasını kaybediyor. Aile şirketlerini kaybediyorlar. Başka birini eşi aldatıyor... Hayatın içinden, hepimizin başına gelebilecek şeyler... Ama günün sonunda, annenin evinde aynı masanın etrafına oturuyorlar. Annenin yaptığı nefis yemekleri yerken, birbirlerini ne kadar sevdikleri, birlikte nasıl mutlu oldukları her birinin gözlerinden okunuyor.
Ve Nora... Anne... 5 çocuğunun, torunlarının ve hatta çocuklarının eşlerinin ihtiyaçlarının, zaaflarının, isteklerinin, beklentilerinin farkında. Herkesi ne pahasına olursa olsun birarada tutmayı başaran o!
Hatta geçen gün seyrettiğim bir bölümde, bir noel sabahı uyanmış koşturuyor akşamki yemek için. Ona incirli puding, buna zencefilli kurabiye derken erkek arkadaşının da telkiniyle, bu noeli kendine ayırmaya karar veriyor ve her şeyi bırakıp seyahate gidiyor. Tabi çocuklar sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Fakat Nora gittiği seyahatte de rahat edemiyor. Rüyasında, o olmasaydı, o bugüne kadar olduğu, bazen çok yorulduğu için şikayet bile ettiği anne olmasaydı, çocuklarının bugün ne halde olacaklarını görüyor. Bugün başarılı bir politikacı olan kızı kendine olan güvensizliğini yenememiş ve bütün gün evde oturup yemek yemekten çok kilo almış. Küçük oğlu doğru yönlendirilmediği için alkol problemini yenememiş, üzerine bir de uyuşturucuyu eklemiş. Ortanca oğlu cinsel kimliğini açıklayacak cesareti bulamadığı için bir kadınla evlenmiş ama her fırsatta gerçek hayatta eşi olan adamla kaçamak görüşmeler yapıyor... Ve Nora uykusundan uyanır uyanmaz ilk uçakla eve dönüyor ve yine alıştıkları gibi, aynı masanın çevresinde bir noel gecesi yaşatıyor onlara. Şarkılar söyleniyor, danslar ediliyor... Herkesin yüzü gülüyor...
Hani başta sormuştum ya işin sırrı ne diye. Nora... Anne... Hayatta en çok ne istersin diye sorsanız bana, ilerde çocuklarım, onların eşleri ve torunlarımla aynı masanın çevresinde bayram yemekleri yemek derdim. Onlarla birlikte her şeyi paylaştığım, kol kola yürüdüğüm bir hayat derdim. İnsanın ailesinden kıymetli ne olabilir ki? İnsana ailesinin verdiği gücü başka ne verebilir ki?
Eğer seyretmediyseniz şimdiye kadar Brothers & Sisters dizisini, Cuma akşamları Digiturk, Dizimax kanalında. Daha önceki bölümleri seyretmediyseniz bile aldırmayın, girin ortasından Walkerlar’ın hayatına. Bizlere öğretecek çok şeyleri var... |
| Anahtar Kelimeler :
|
| Tweet |
Yorum Yap |
Gönder |
Yazdır |
Paylaş |
Hayatınız Dizi Mi? |
| Zeynep Özyılmazel - 28.01.2011 |
|
Vallahi de billahi de söz vermiştim kendime! Güya bu sezon, yeni bir diziye başlamayacaktım ama nerdee? Yaz sonu düşündüm, geçen kış çok vakit kaybettim dedim şu dizilerle. Her akşam bir tanesini seyrederek geçiyordu. İşin kötüsü, Kerem de benimle birlikte seyreder olmuştu. Oysa okunacak kitaplar, görülecek filmler, tiyatrolar, birlikte güzel vakit geçirilebilecek arkadaşlar var.
Sonra kış geldi. Ama geçen sezon başladığım dizileri yarım bırakmak da olmaz dedim. Hani sigarayı bıraktıktan sonra bir gün, bir taneden bir şey olmaz demek gibi. Az önce sigarayı örnek göstererek resmen dizi seyretmeyi de bir bağımlılık olarak kabul etmiş oluyorum!
Tabi ki sonunda evdeki hesap çarşıya uymadı! Neredeyse her akşam en az bir dizim var. En az diyorum çünkü bu bazı günler iki hatta üçe çıkıyor. Digiturk’ün, Dizimax ve Dizimax More kanallarındaki yabancı dizileri saymıyorum bile.
Allahtan HD kutu var evde de kayıt edebiliyorum diziler çakıştığında. Ya da sosyal aktivitelere katıldığımda aklım kalmıyor artık. İlk boş vakit bulduğumda kahvemi alıp geçiyorum TV karşısına. Kayıt edip seyretmenin ayrıca bir güzelliği var, tam heyecan doruktayken araya giren reklamları ileri sarabiliyorum. Ya da hani dizilerde (özellikle Aşk ve Ceza’da) amacı sadece yeni çıkan bir şarkıyı tanıtmak ve süre doldurmak olan, hani sevgililerin eski günlerini anımsadıkları sahneler vardır; işte onları da geçebiliyorum!
Enteresan bir durum var bu dizilerle ilgili. Pek yabancı dizilerde değil de yerli dizilerde oluyor bu. Hem seyretmeden edemiyoruz hem de sürekli mantıksızlıkları buluyoruz. Haksız da sayılmayız hani!
Mesela Ezel. Zaten konu son derece sürreal de, o güpegündüz, arabanın içinde ağzı bantlı, yaka paça götürülen adamı kimse görmez mi? Bari bir minibüs falan kullansalardı. Ya da otelde kaç el ateş ettikten sonra polisin gelmesinden korkup hemen kaçmaz mı adam? Bir de üzerine oturup sohbet etmek nasıl bir rahatlıktır?!!
Geçen akşam Elvan bendeydi mesela. O da Muhteşem Yüzyıl’da, Mahidevran’ın Hürrem’i dövdüğü sahneye takmış. O vuruşlarla, o surat o hale gelmez diyor. Haklı! Ama sonradan, yüzü gözü şiştikten sonra yapılan makyajı çok beğendiğimi de söylemek isterim. Makyaj ekibinin ellerine sağlık.
Bu arada Aşk ve Ceza’nın senaristlerine de bir çift lafım var. Bu ayrılıklar biraz sıkmaya başladı. Artık kavuştukları zaman, ne zaman ayrılacaklar diye düşünmeye başladık. Birliktelikleri de güven vermiyor. Bir şey olup ayrıldıklarında artık sürpriz olmuyor.
Çarşamba akşamları çok fena! Muhteşem Yüzyıl’la birlikte yine yeni bir dizi olan Şüphe ve nihayet ve inşallah günü kararlaştırılmış olan Türkan var. Türkan bütün diziler içinde seyretmekten en keyif aldığım diyebilirim. Bu kadar saygıdeğer bir hanımefendinin hayatı gerçekten çok ilgi çekici. Ayrıca eski zaman adetlerini ve aile değerlerini hatırlatması açısından da çok önemli. Şüphe’yi ise seyretmeye başlamamak elde değildi. O kadar iyi tanıtım yaptılar ve merak uyandırdılar ki bravo! Ayrıca hiçbir şey olmasa, Abdullah Oğuz’un farkını görmek için seyredilirdi.
Tabi bir de Fatmagül’ün Suçu Ne var. İtiraf edeyim bu diziye Beren Saat için başladım. Aşk-ı Memnu’daki performansını çok beğeniyordum çünkü. Burada beni çok tatmin etmediğini, cahil, aşık, kırık ve öfkeli kasaba kızını onda çok iyi göremediğimi söylemek isterim. Ama başlamış bulundum bir kere. Hikayenin geri kalanını görmeden edemiyorum.
Bu arada dizi değil ama, Pazar akşamlarımı da başka bir program çalmış durumda. Yok böyle Dans. İlk günden beri seyrediyorum. Hatta final gecesi evde Yok Böyle Dans partisi bile yapabilirim kızlarla. O derece yani! Azra Akın’a bayılıyorum! Dans bir insana bu kadar yakışır. Ancak nasılsa iyi dansediyor, nasılsa jüriden en yüksek puanı o aldı diye SMS’leri düşebilir. İkinci olursa sebep bu olur, Pascal’ın ondan daha iyi dansetmesi değil. Bence en büyük ilerlemeyi Eda Taşpınar yaptı. Jüri ona her ters bir şey söylediğinde SMS yolluyorum. Bir oy bir oydur! Bir de aklıma bir soru takılıyor. Yarışmacılara en baştan haftada 1 dansın 3 dansa çıkacağı söylenmiş miydi? Bana hazır bulmuşken etlerinden sütlerinden faydalanıyorlar gibi geliyor da...
Sözün özü, öyle yeni diziye başlamama kararları falan boşuna. Evdeki televizyonları kaldırmam lazım. Tek tesellim kaydedebilip, müsait zamanımda seyrederek hayatımı bloke etmiyor olmam. Yeni bir yarışma programı başlıyor TV’de, duymuşsunuzdur. Adı Hayatımız Dizi. İlk duyduğum günden beri ismi kulaklarımda çınlıyor. Hayatım dizi olsun istiyor muyum? Hayır! Hayatımdan dizileri çıkarabiliyor muyum? O da malesef kocaman bir HAYIR! Peki sizde durum ne? Sizin hayatınız dizi mi? |
| Anahtar Kelimeler :
|
| Tweet |
Yorumlar ( 1 ) |
Gönder |
Yazdır |
Paylaş |
Teşekkür Ederim... |
| Zeynep Özyılmazel - 21.01.2011 |
|
Birkaç dakika önce, bu haftaki yazımı yazmak üzere bilgisayarımı açtım. Aklımda bambaşka bir konu vardı. Her zaman yazımı yazdığım masaya yerleştim. Telefonumu kıstım. Suyumu da yanıma aldım. O sırada gözüm uzun zaman önce masaüstüne kaydettiğim bir dosyaya takıldı.
“01.08.2009-ALACATI DUGUN”... Dosyanın ismi bu... Düğünümüzden sonra bir televizyon programında yayınlanan görüntülerimiz. Sanırım youtube’dan bulmuştum. Aklım takıldı. Tıklayıverdim üzerine...
Bizim düğünümüz çok güzeldi. Daha doğrusu herkes öyle söyledi; “Gördüğümüz en güzel kır düğünüydü!” dediler. Herkes o kadar çok eğlendi ki, aylarca bütün arkadaşlarımızdan ayrı ayrı o geceyle ilgili hikayeler dinledik.
Oysa benim kafam ne kadar karışıktı... Ne kadar heyecanlıydım... Sonunu bilmediğim bir yolculuğa çıkıyor gibiydim. Hep aileme benden düğün beklememelerini söylemiştim o güne kadar. Düğünleri sevmem çünkü. Yurt dışında evlenip gelirim herhalde diye düşünürdüm. Ama işte kendi düğünümdeydim. Her şey ne kadar fazla geliyordu.
Sanki herkes benim yerime karar veriyordu hayatımla ilgili. Tek söz sahibi olmayan benmişim gibiydi. Her şey kontrolüm dışındaydı. Misafirlerim vardı, ben ev sahibiydim, onları güzel bir şekilde ağırlamam gerekiyordu. Ama ben ne yaptığımı bilmiyordum ki! Elimde sadece Kerem’e olan sevgim vardı...
O gece nasıl başladı, nasıl bitti hiçbir şey anlamadım. Evliliğimin ilk aylarından hiçbir şey anlamadığım gibi. Gördüm ki, “...ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar” diye bir şey yok. Asıl mesele evlendikten sonra başlıyor ve bunu size daha önce kimse söylemiyor!
İki farklı insan aynı eve giriyor. İkisi de farklı şeyleri seviyor ya da sevmiyor. İkisinin de farklı alışkanlıkları, ilişki anlayışları, beklentileri var. Bunu oturtmak zaman alıyor. Kendini kaybetmeden `biz` olmayı becerebilmek... Bizde de öyle oldu. Ama şimdi... Bir kere “çift” gibi hissetmenin tadını aldıktan sonra ortaya müthiş bir keyif çıkıyor.
Daha önce de seyretmiştim birkaç kere masaüstündeki o dosyayı. Ama hep kendime bakmıştım. Nasıl göründüğüme, neler yaptığıma... Bu kez Kerem’i seyrettim baştan sona. Mutluluğunu, heyecanını seyrettim. Ne kadar tek başıma, sadece kendime bakarak geçirmişim o günleri. Oysa o, beni ne kadar içten öpmüş o sahnede... Ben hep kendi duygularımı hesaba katarken, birçok şey için ona kızarken, o ne kadar seviyormuş beni. Şimdi zaten bildiğim şeyi, o zaman nasıl görememişim...
Dün evlenmedim ama, yeni anlıyorum iki kişi olmanın ne demek olduğunu. Kafamı kaldırıp biraz da ona bakmam ve onu anlamam gerektiğini. Farkına varamadan, gerçekten yaşayamadan geçen, belki de hayatımın en güzel gecesi olabilecek o gece gibi olmamalı hayatımın geri kalanı... Hayatımızın geri kalanı... Ben de seni çok seviyorum sevgilim... Ve sana sabrın, desteğin ve sevgin için çok teşekkür ederim... |
| Anahtar Kelimeler :
|
| Tweet |
Yorumlar ( 2 ) |
Gönder |
Yazdır |
Paylaş |
| İlk Sayfa | Önceki | Sonraki | Son Sayfa |
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||



















































